‘Kısakürek’in ruhuna sadık bir yapım’
Necip Fazıl Kısakürek’in “Bir Adam Yaratmak” eseri Murat Çeri’nin yönetmenliğinde beyaz perdede…
KÜLTÜR SANAT SERVİSİ – Necip Fazıl Kısakürek’in 1937 yılında yazdığı üç perdelik oyun “Bir Adam Yaratmak” bir yazarın ruhsal çilesini; sanat ile yaşam, kader ile özgür irade arasındaki çatışma anlatır. 1937-1938 sezonunda Muhsin Ertuğrul tarafından tiyatroda sahnelenir. Yücel Çakmaklı, 1978’de TRT için televizyona uyarlar. 87 yıl sonra ise sinema perdesinde. Yönetmenliğini Murat Çeri’nin üstlendiği filmde Hüsrev karakterini canlandıran Engin Altan Düzyatan, performansıyla 13. Boğaziçi Film Festivali’nde En İyi Erkek Oyuncu seçildi. Filmin detaylarını Çeri’den dinledik.
■ Filminizi, Kısakürek’in metnine sadık bir yapım olarak tanımlar mısınız?
Bu soruya “Kısakürek’in ruhuna sadık bir yapım” diyerek cevap verebilirim. Sürecin en zor kısmı, Necip Fazıl Kısakürek’in oğlu Mehmet Kısakürek’ten telif almaktı. Mehmet Kısakürek’ten telifi alırken Necip Fazıl’ın ruhunu incitmeyeceğime; onun anlatmak istediklerini, dil zevkini ve dünya görüşünü arka plana itmeyeceğime söz verdim. Eseri bir ameliyat masasına yatırıp üzerinde büyük tasarruflarda bulunmayacağımı en başından belirttim. Ancak ondan bir ricada bulundum: “Siz de benim yönetmenliğime karışmayın.” Bu anlayışla filmi, piyesin aslına sadık kalarak çektim. Çekimlerden sonra kurgu aşamasında sekiz sahneyi çıkardık, yerlerine sekiz yeni sahne ekledik. Fakat bunu yaparken Necip Fazıl’ın anlatmak istediği o bütünlüğü asla zedelemedik. Tüm senaryo sürecini Kısakürek ailesiyle dirsek temasında kalarak yürüttüm.

■ “Bir Adam Yaratmak”ı sinemaya uyarlarken nasıl bir yöntem izlediniz?
“Bir Adam Yaratmak”ı çekerken, bir sanat eserini başka bir sanat eseri meydana getirerek anlatmayı tercih ettim; yani dünyanın en meşhur tablolarını sahnelerde canlandırdık. Bunu yaparken bu sahnelerin bir “ayrık otu” gibi eğreti durmamasına özen gösterdik; onları senaryonun içine öyle bir yedirdik ki ancak bilenin anlayabileceği ve istifade edebileceği bir kıvamda tuttuk. Diğer taraftan gölgeler, yansımalar ve derinlikli kamera önü yerleşimleri, yani objeyi daha boyutlu görme tutkum, beni daha sanatsal bir iş ortaya koymaya teşvik etti.
■ Hüsrev karakteri için oyuncu arayışınızda neleri önceliklendirdiniz?
Hüsrev karakteri için aslında en başta yurt dışından oyuncularla çalışmayı ve bu sayede uluslararası bir iş yapabilmeyi hayal ettim. Javier Bardem ya da Sean Penn gibi isimlerle çalışmayı hayal ettim. Ancak Türkiye şartlarında bunu başarmak çok büyük maliyetler ve geniş imkânlar gerektiriyor. Bu olmayınca, Türkiye’nin en iyi oyuncularını kendi seçeneklerimin arasına aldım. Bu isimler arasında Engin Altan Düzyatan üç adaydan biriydi. Engin, konservatuvar çıkışlı olduğu ve bu eseri okul yıllarında oynadıkları için metne oldukça aşinaydı. Engin; ses tonu ve tavırlarıyla kendini dinletebiliyor, taşıdığı kostümle de kendini seyrettirebiliyor. Ayrıca yoğun diyalogların olduğu sahneleri kolayca ezberleyebildi. Ezber yeteneği, zekâ ve aura, oyunculukta üst üste binen değerlerdir. Engin; aurası yüksek, zeki, ezberi kuvvetli ve son derece uyumlu bir oyuncu. Entelektüel kriz anlarını ve o duygusal patlamaları çok iyi yansıttı; kendisinden istediğimi sonuna kadar aldığımı rahatlıkla söyleyebilirim.
‘Dili sadeleştirmedim’
■ Uyarlamada sizi en çok zorlayan ne oldu?
Oyuncuların dili sadeleştirme talebi. Daha basit konuşulması, telaffuzu daha kolay kelimelerin seçilmesi gibi talepler oldu. Bunu 1977 yılında Yücel Çakmaklı da yapmıştı ancak o kadar sadeleştirmişti ki bazı kelimeler bugün bile kullanılmıyor. Ben ise tam tersini savundum. “Asla sadeleştirmeyelim. Bu kelimeleri sadece telaffuz edilebilir hâle getirelim ve o hâliyle kullanalım” diyerek ısrarcı oldum. Günün sonunda, başlangıçta bu meseleyi konuştuğum oyuncular filmi bir bütün olarak seyrettiklerinde o dil zevkini, kelimelerin musikisini ve kendi ritmini görünce “Evet, haklıymışsın,” dediler. Fakat bu sonucu almak ciddi bir ikna süreci gerektirdi.
Kaynak: Milliyet