Koşarken başı ağrıdı, günlerce odadan çıkmadı! Beynindeki tümör kanser değilmiş: Hayatını değiştiren teşhis!
Genç bir kadının şiddetli baş ağrısıyla başlayan şikâyetleri, kısa sürede hayatını değiştiren bir gerçeği ortaya çıkardı. Başta migren sanılan ağrıların ardında hipofiz bezinde gelişen tümör tespit edilirken, uzmanlar erken tanının önemine dikkat çekti.
Betül Yasemin Kökbek / Milliyet.com.tr- ABD’nin Texas eyaletinde yaşayan Amber adlı genç kadının kısa bir zaman içinde tüm dünyaya duyuracağı hikâyesi, 2024 yazında yaşadığı şiddetli baş ağrılarıyla başladı. Başlangıçta sıradan bir migren olarak değerlendirilen ağrılar, kısa sürede günlük yaşamını etkileyen ciddi bir duruma dönüştü. Doktorunun yönlendirmesiyle yapılan MR görüntülemesi sonucunda, beyninde bir tümör olduğu tespit edildi. İlk başvurduğu uzmanın durumu yeterince ciddiye almaması üzerine farklı bir doktora yönelen Amber, yapılan ileri tetkikler sonucunda tümörün türünü öğrendi ve işler tam da o noktada karıştı.

ÖNCE NÖROLOJİYE SONRA ENDOKRİNE GİTTİ
Amerika’da yaşayan genç kadının tek hayali koşucu olmaktı mahallesinde ufak ufak turlar atıyor kendini uzun koşulara hazırlıyordu. Bir gün koşudan dönerken şiddetli baş ağrısı yaşadı. Günlerce eve kapandı ve başının ağrısı bir türlü geçmedi başlarda bunun migren olduğunu düşündü ancak uzun süren doktor randevularının ardından ve yapılan tüm tetkiklerin sonucunda, prolaktinoma olarak adlandırılan bir tümöre sahip olduğu belirlendi. Prolaktin hormonunun aşırı üretimine yol açan ve hipofiz bezinde bulunan bu makroadenom, Amber’in uzun süredir devam eden sağlık şikâyetlerinin en büyük sebebiydi. Nörolojinin ardından Endokrinoloji uzmanına giden Amber tedavi kapsamında cabergoline adlı ilacı kullanmaya başladı. Başlangıçta yan etkiler konusunda endişe yaşasa da tedaviye olumlu yanıt verdi. Kısa sürede hormon seviyelerinde düzelme sağlanırken, şikâyetlerinde de gözle görülür bir azalma yaşandı. Hastalığın yalnızca fiziksel değil, psikolojik etkileri de olduğunu vurgulayan Amber, uzun süre yaşadıklarını çevresiyle paylaşmakta zorlandığını, insanların kendisine acıyarak yaklaşmasından çekindiğini söyledi. Ancak ailesi ve yakın çevresinden aldığı destek sayesinde süreci daha güçlü bir şekilde yönetebildiğini belirtti. Amber, prolaktinoma tedavisi gören milyonlarca insandan yalnızca bir tanesi ancak onun yaşadıkları prolaktinoma ve beyinde oluşan adenomları tanımakta fayda var. Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Tolga Dündar bu tümör türüne dair tüm detayları Milliyet.com.tr’ye anlattı.
Açıklamalarına Hipofiz bezinde meydana gelen mikroadenom ve makroadenom arasındaki farkı anlatarak başlayan Prof. Dr. Tolga Dündar, “Hipofiz adenomu, hipofiz bezindeki iyi huylu (çoğunlukla kanser olmayan) bir tümördür. Mikroadenom ile makroadenom arasındaki temel fark ise boyutudur. 10 mm’den küçükse mikroadenom, 10 mm ve üzeri ise makroadenom şeklinde adlandırılır. Bu ayrım sadece isimlendirmede değil, pratiğimizde takip ve tedaviyi de etkiler” dedi. Mikroadenomların genellikle daha sessiz seyrettiğini çoğu zaman şikâyetlerin, tümörün diğer dokulara yaptığı basıdan değil, hormon dengesini bozmasından kaynaklandığının altını çizen Prof. Dr. Dündar, “Örneğin prolaktin yüksekliği ile gelen hastalarımızda adet düzensizliği, memeden süt gelmesi, kısırlık ya da erkeklerde testosteron düşüklüğü gibi bulgular olabilmektedir” açıklamasında bulundu. Makroadenomların ise boyut büyüdüğü için hormon sorunlarına ek olarak çevre dokulara bası yapabileceğini ifade etti ve en tipik örneğinin hipofizin hemen üstündeki görme sinirlerinin etkilenmesiyle gelişen görme alanı kaybı olduğunu belirtti.
“Çoğu hipofiz adenomu doğuştan değildir ve aileden geçen bir hastalık şeklinde ortaya çıkmaz. Büyük kısmı sporadiktir. Yani yaşam içinde, hipofiz hücrelerinde gelişen değişikliklerle oluşur. Yine de çok nadir bazı kalıtsal sendromlarda (örneğin bazı ailesel tümör yatkınlıklarında) hipofiz tümörleri daha sık görülebilir; ama bu, hastaların küçük bir kısmını kapsar.” Prof. Dr. Tolga Dündar

HALSİZLİK, BAŞ AĞRISI, ÇABUK YORULMA BELİTİLER ARASINDA
Hastalığın belirtilerini sıralayarak açıklamalarına devam eden Prof. Dr. Dündar, Hipofiz makroadenomunun iki yolla belirti verebileceğini söyledi. Bunlardan birincisi büyüklüğün yaptığı bası ve hormon dengesinin bozulması. Bu yüzden şikâyetler hem nörolojik hem de hormonal olabilir. Bu gibi durumlarda baş ağrısının sık görüldüğünü söyleyen Prof. Dr. Dündar, “Genellikle inatçı, zamanla artabilen ve klasik ağrı kesicilere her zaman iyi yanıt vermeyen bir ağrı tariflenir. Asıl kritik nokta ise tümörün yukarı doğru büyüyüp görme sinirlerinin kesişim noktasına (optik kiyazma) baskı yapabilmesidir” ifadelerini kullandı.
“Bu durumda hastaların gözünün önünde perdeden ziyade, yanları görememe şeklinde bir görme alanı daralması yaşar. Bazı hastalarımız bunu fark etmeyebiliyor. O nedenle muayenede görme alanı testiyle yakalanabilir. Daha büyük kitlelerde nadiren göz hareketlerinde etkilenme, çift görme gibi bulgular da tabloya eklenebilir.” Prof. Dr. Tolga Dündar
Makroadenomların bazen hormon üreterek belirti verdiğinin altını çizen Prof. Dr. Dündar, bazen de normal hipofiz dokusunu sıkıştırıp hipofiz yetmezliği yapabileceğini söyledi. Prof. Dr. Dündar, “Bu durumda halsizlik, çabuk yorulma, libido azalması, adet düzensizliği/kısırlık, erkeklerde testosteron düşüklüğü, bazen tansiyon düşüklüğü gibi daha genel ama yaşam kalitesini bozan şikâyetler görülür. Eğer tümör prolaktin hormonu dediğimiz halk arasında bilinen adıyla süt hormonu salgılıyorsa, memeden süt gelmesi ve/veya adet kesilmesi görülebilir. Diğer bir hormon olan büyüme hormonu salgılıyorsa, el-ayak büyümesi ve yüz hatlarında kabalaşma görülebilir. Kortizolün ana hormonu diyebileceğimiz ACTH dediğimiz hormonu salgılıyorsa, kortizon fazlalığında ortaya çıkan Cushing hastalığı gibi daha spesifik tablolar oluşabilir” açıklamasında bulundu.

Her hipofiz tümörünün ameliyat gerektirmediğini söyleyen Prof. Dr. Tolga Dündar, “Örneğin; prolaktinomaların büyük kısmında ilk seçenek ilaç tedavisidir ve çoğu hastada hem prolaktin düzeyi düşer hem de tümör küçülür. Cerrahi daha çok acil bası ya da ilaçla kontrol edilemeyen durumlarda gündeme gelir. Tabi bir de acil durumu vardır. Oda hipofiz bezi içine kanama. Bu durumda da tüm hormonlarımız birden yetmezliğe girebilir. Acil ameliyat gerektirir. Prolaktinomalar için ameliyatı gerekli kılan en net durum, kitlenin görme sinirlerine (optik kiyazma) baskı yapmasıdır. Hastada görme alanı daralması başladıysa, amaç görmeyi korumak ve basıyı hızlıca kaldırmaktır” dedi. İkinci önemli grubun, tümörün ilaç tedavisine yanıt vermemesi, ilacı tolere edememe ya da (hormon salgılayan tümörlerde) hormon fazlalığının ilaçla kontrol altına alınamamasıdır. Üçüncü kritik durum ise acil diye ifade ettiğimiz; tümör içine kanama ya da ani şişme ile giden hipofiz apopleksisi; burada şiddetli ani baş ağrısı, görme etkilenmesi ve bazen bilinç değişikliği gibi tablo gelişebilir ve bazı hastalarda acil cerrahi gerekebilir.
“Günümüzde cerrahi çoğunlukla endoskopik transnazal yöntemle yani burun içinden girilerek yapılır. Çoğu vakada kafatası açılmadan, daha kısa iyileşme süresiyle ilerlenebilir. Tamamen iyileşme mümkün mü sorusunun cevabı ise evet. Uygun tedavi ve uygun hastada tamamen iyileşme sağlanabilir. Özellikle sınırları net, tamamen çıkarılabilen ve çevre dokulara yayılım göstermeyen adenomlarda kür sağlanabilir. Yine de hipofiz hastalıklarında ‘iyileştim bitti’ demektense, hormonların ve MR’ın belirli aralıklarla izlenmesi daha doğrudur; çünkü bazı hastalarda yıllar içinde tekrarlama ya da hormon dengesinde değişim görülebilir. Bu yüzden başarılı bir ameliyattan sonra bile periyodik takip genellikle planın parçasıdır.” Prof. Dr. Tolga Dündar

‘KANSER GİBİ SALDIRGAN DEĞİL AMA BEYİNDE!’
Teknik olarak hipofiz adenomunun kafatası içinde yer aldığı için beyin tümörleri başlığı altında anıldığını ve halk dilinde de zaten beyin tümörü diye söylendiğini fakat kritik bir ayrım olduğunu söyleyen Prof. Dr. Tolga Dündar, “Hipofiz adenomları büyük çoğunlukla iyi huylu (benign) lezyonlardır ve klasik beyin kanserleri gibi hızlı yayılım gösteren veya metastaz yapan saldırgan tümörlerle aynı şey değildir. Ciddiyetini belirleyen şey genellikle kanser gibi davranması değildir. Daha önce de bahsettiğimiz iki pratik etkisi vardır” dedi.
“Prolaktinoma, kadınlarda ve erkeklerde doğurganlığı bozabilen ama çoğu zaman tedaviyle düzelebilen bir hipofiz tümörüdür. Temel mekanizma şudur: yüksek prolaktin, beyindeki üreme eksenini baskılar. Kadınlarda bu durum yumurtlamanın bozulmasına ya da tamamen durmasına yol açar. Sonuçta adet düzensizliği, adet kesilmesi ve gebe kalmada zorlanma görülebilir. Erkeklerde ise testosteron baskılanabilir, bu da cinsel istekte azalma, sperm kalitesinde bozulma ve infertilite ile sonuçlanabilir. Vücut, yüksek prolaktin nedeniyle sanki emzirme dönemindeymiş gibi davranır. Bu da üreme sistemini ikinci plana iter. Yani sorun çoğu zaman kalıcı kısırlık değil, hormonal olarak baskılanmış doğurganlıktır. Doğru tedaviyle prolaktin düzeyi normale indiğinde doğurganlık çoğu hastada geri gelir. Özellikle dopamin agonisti dediğimiz ilaçlarla hem hormon seviyesi düşer hem de çoğu zaman tümör küçülür. Bu nedenle birçok hastada adetler yeniden düzenlenir, yumurtlama başlar ve gebelik şansı belirgin şekilde artar. Prolaktin düzeyi kontrol altına alındığında, adet/yumurtlama düzeni geri geldiğinde ve tümörün durumu doktor tarafından güvenli bulunduğunda gebelik planlanabilir. Endokrinoloji ve/veya kadın doğum uzmanlarımızın takibiyle, özellikle tümörün boyutu ve son MR durumu değerlendirilerek karar verilmelidir. Mikroprolaktinomada süreç genellikle daha rahattır. Daha büyük tümörlerde ise gebelik öncesi planlama daha dikkatli yapılır. Prolaktinoma doğurganlığı bozabilir ama bu çoğu zaman tedavi edilebilir bir durumdur. Uygun tedavi sonrası pek çok hasta güvenli biçimde hamile kalabilir; önemli olan gebeliğin plansız değil, hekim kontrolünde gerçekleşmesidir.” Prof. Dr. Tolga Dündar

Açıklamalarını sonlandırmadan önce spor, dengeli beslenme ve stres yönetimi hipofiz adenomunu ya da prolaktinomayı doğrudan küçültmediğini ancak hastalığın gidişini, hastanın şikâyetlerini ve tedaviye dayanıklılığını belirgin biçimde etkileyebileceğini söyleyen uzman isim özellikle stresin, prolaktin düzeylerinde geçici yükselmelere yol açabileceğinin altını çizdi. “Bu nedenle bazı hastalarda yakınmaların arttığı hissi olabilir. Hatta bazı antideprasanların da prolaktin düzeylerini etkilediklerini poliklinikte sıklıkla görmekteyiz. Aynı şekilde uykusuzluk, düzensiz yaşam ve yoğun psikolojik yük de hormon dengesini dolaylı olarak zorlayabilir” diyen uzman isim, bu yüzden stres yönetiminin, alternatif bir öneri değil, tedavinin destekleyici bir parçası olduğundan bahsetti.
“Düzenli egzersiz ise birkaç açıdan önemlidir: kilo kontrolüne yardımcı olur, insülin direncini ve yorgunluk hissini azaltabilir, ruh halini destekler ve özellikle uzun süre hormon bozukluğu yaşayan hastalarda kemik ve kas sağlığını korumaya katkı sağlar. Sağlıklı beslenme de hem genel hormonal denge hem de ameliyat gerekiyorsa cerrahiye hazırlık ve iyileşme süreci açısından değerlidir. Bunları tabi ki sadece hipofiz tümörleri için söylemiyorum. Genelde diğer tüm hastalıklarımız için benzer destek mekanizmaları olduğunu görüyoruz. Kısacası biz bu hastalığa yalnızca tümör var mı yok mu diye bakmıyoruz. Yaşam kalitesi, uyku düzeni, kilo kontrolü, kemik sağlığı, stres seviyesi ve fiziksel kondisyon, tedavinin başarısını etkileyen gerçek unsurlar. Yani bu başlıklar tümörü doğrudan yok etmese de hastanın süreci nasıl yaşayacağını ve tedaviden ne kadar iyi sonuç alacağını ciddi biçimde belirler.” Prof. Dr. Tolga Dündar
Kaynak: Milliyet